Dada’nın Doğuşu: Manifesto ve İsyan

birinci Dünya Savaşı’nın üçüncü yılıydı. Avrupa kendi evlatlarını siperlerde yok ederken, tarafsız İsviçre’nin küçük bir şehri olan Zürih, kaçakların, sürgünlerin ve savaş karşıtlarının sığınağı haline gelmişti. 1916 yılının şubat ayında, Spiegelgasse’nin dar bir sokağında, Emmy Hennings ve Hugo Ball adında iki sanatçı küçük bir kabare açtı: Cabaret Voltaire.

Bu mekan, tarihin en radikal sanat hareketlerinden birinin doğum yeri olacaktı.

Savaşın Gölgesinde: Bir Umutsuzluk Manifestosu

Birinci Dünya Savaşı yalnızca bedenleri değil, değerleri de parçalamıştı. Aklın, ilerlemenin, medeniyetin şampiyonu olduğunu iddia eden Avrupa, aynı akıl ve ilerleme adına milyonlarca insanı öldürüyordu. Sanat dünyası için bu, derin bir meşruiyet kriziydi: eğer akıl ve mantık bu vahşete yol açıyorsa, sanatın temsil ettiği değerler ne anlama geliyordu?

Hugo Ball, açılış günü günlüğüne şunları yazdı: “Cabaret Voltaire’in fikri, bütün ülkelerden genç sanatçıların ve entelektüellerin bir araya gelerek sanata adanmışlıklarını hatırlamalarına fırsat vermektir.”

Ama bu sıradan bir hatırlatma olmayacaktı. Cabaret Voltaire, sanatın kendisine saldıracaktı.

Cabaret Voltaire: Kaosun Mabedi

Mekan küçüktü, loş aydınlatmalıydı ve duvarları Afrika maskları, kübist resimler ve ekspresyonist posterlerle kaplıydı. Her akşam, garip bir topluluk buraya akın ediyordu: Alman şairler, Rumen anarşistler, Rus ressamlar, İsviçreli müzisyenler. Gösteriler bir anarşi kokteyliydi: simultane şiirler (birden fazla kişinin aynı anda farklı dillerde şiir okuması), Afrika davullarının ritmi eşliğinde dans, anlamsız ses dizileri, provoke edici sahne performansları.

Tristan Tzara, genç Romen şair, bu kaotik atmosferin organize edici ruhuydu. Richard Huelsenbeck Berlin’den gelmişti ve politik bir öfke taşıyordu. Jean Arp soyut kolajlar yaratıyordu. Sophie Taeuber-Arp dans ve tekstil sanatıyla sınırları zorluyordu.

23 Haziran 1916’da Hugo Ball, sahneye çıktı. Üzerinde gümüş ve mavi mukavvadan yapılmış silindir şeklinde bir kostüm vardı, başında bir şaman şapkası. Hareket edemiyordu, arkadaşları onu sahneye taşıdılar. Ve sonra, o meşhur ses şiirini okudu:

“gadji beri bimba
glandridi lauli lonni cadori…”

Hiçbir anlamı yoktu. Dilin kendisine bir saldırıydı bu. Seyirciler şaşkındı, bazıları güldü, bazıları öfkelendi. Ball, dili parçalayarak, anlamı yok ederek, toplumsal iletişimin temelini sorgulamıştı.

Dada: Tesadüfün Armağanı

Hareketin bir isme ihtiyacı vardı. Efsaneye göre (ve Dada efsanelerle doludur), isim tamamen tesadüfen bulundu. Tzara ve Ball bir sözlükte rastgele bir sayfa açtılar ve “dada” kelimesine denk geldiler. Fransızca’da “tahta at” anlamına geliyordu, bebek dilinde tekrarlanan bir sestí.

Mükemmeldi. Anlamsızdı, çocuksuydu, her dilde farklı şeyler çağrıştırıyordu ve hiçbir tarihsel yük taşımıyordu. Dada, kendi anlamsızlığını ilan ederek başlamıştı.

Ama bu anlamsızlığın altında derin bir eleştiri yatıyordu. Tzara’nın 1918 manifestosunda yazdığı gibi: “Dada hiçbir şey demektir… Özgür Dada, hiçbir şeye inanmaz; Dada’nın bir teorisi yoktur.”

Manifestolar ve Yayılma

1918’de Tzara “Dada Manifestosu”nu yayınladı. Metni okumak başlı başına bir deneyimdi: çelişkilerle, paradokslarla, alaycı iddialarla doluydu. “Dada hiçbir şey demektir” derken aynı zamanda sayfalarca Dada’nın ne olduğunu açıklıyordu. Bu çelişki bile Dada’nın ruhunun bir parçasıydı.

Hareket hızla yayıldı. Berlin’de Richard Huelsenbeck politik bir Dada getirdi; Raoul Hausmann ve Hannah Höch fotomontajları silah olarak kullandılar. Köln’de Max Ernst ve Johannes Baargeld kışkırtıcı sergiler açtılar (birinde ziyaretçilere balta verip eserleri yok etmeleri teklif edildi). Hannover’de Kurt Schwitters çöplerden sanat yarattı, “Merz” adını verdiği kendi Dada versiyonunu oluşturdu.

Paris’te Dada zaten oradaki Marcel Duchamp ve Francis Picabia ile buluştu. New York’ta Man Ray ve Duchamp Amerika’ya Dada ruhunu taşıdılar.

Her şehirdeki Dada farklıydı ama hepsinin ortak noktası vardı: geleneksel sanat anlayışına, mantığa, otoriteye ve savaşın yarattığı değerler sistemine saldırmak.

İsyanın Mirasını Başlatmak

Dada, sanatın ne olduğu sorusunu temelden sarsmıştı. Cabaret Voltaire’deki o ilk gecelerden itibaren, sanat artık sadece güzel nesneler üretmek değildi. Sanat bir tutum, bir tavır, bir isyan biçimi olabilirdi. Sanatçı topluma ayna tutmak yerine, aynayı kırabilirdi.

Hugo Ball 1927’de, henüz 41 yaşındayken öldüğünde, Dada çoktan dağılmıştı. Ama tohum ekilmişti. Cabaret Voltaire’in o dar salonunda başlayan şey, yirminci yüzyıl sanatının tüm rotasını değiştirecekti.

Dada’nın doğuşu bir başlangıçtı ama aynı zamanda bir son: eski sanatın sonuydu. Buradan sonrası, anlamsızlığın anlamını keşfetmekti.