cabaret Voltaire’in küçük salonunda, seyirciler ne göreceklerini bilmiyorlardı. Sahne her an kaosa dönüşebilirdi. Birden fazla dilde aynı anda okunan şiirler, Afrika davullarının ritmi, anlamsız ses dizileri, kostümlü figürler. Ve en önemlisi: kışkırtma. Dada performansları sadece izlenmek için değil, tepki çekmek, provoke etmek, hatta seyirciyi saldırganlaştırmak için tasarlanmıştı.
Dada’nın teatral deneyleri, performans sanatının temellerini attı. Sahne artık bir temsil alanı değildi; bir çatışma alanıydı.
Hugo Ball: Ses Şiirlerinin Şamanı
23 Haziran 1916 gecesi unutulmazdı. Hugo Ball sahneye çıktığında, seyirciler önce güldü. Kostümü absürttü: gümüş ve mavi mukavvadan yapılmış silindir şeklinde bir gövde, kolları olmayan bir zırh, üzerinde altın yaldızlı kağıt külah. Hareket edemiyordu, arkadaşları onu sahneye taşıdı ve mikrofon karşısına yerleştirdi.
Ve sonra o sesleri çıkarmaya başladı:
“gadji beri bimba glandridi lauli lonni cadori gadjama gramma berida bimbala glandri galassassa laulitalomini…”
Bu bir şiir miydi? Bir dua mı? Bir büyü mü? Hiçbiri ve hepsi. Ball’un “ses şiirleri” (Lautgedichte) dili anlamından arındırıyordu. Kelimeler artık bir şey ifade etmiyordu; sadece sestiler. Fonetik, ritim, nefes – bunlar kalmıştı geriye.
Ball’un amacı açıktı: dil kirlenmiş, ideoloji ve propaganda tarafından çarpıtılmıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda kelimeler silah olarak kullanılmıştı – “vatan”, “onur”, “görev” gibi kelimeler milyonları ölüme göndermişti. Eğer dili kurtarmak mümkünse, önce onu yok etmek gerekiyordu.
Ball performansının sonunda şöyle demiş: “Dilden vazgeçtim. İçime çekildim. En içteki simyaya girdim… Kelime ve imge ile uğraşan birisi için, bunlar mantığın ve aklın karşısındaki son sığınaklardır.”
Kostümü de tesadüfi değildi. Ball, kendini bir şaman olarak görüyordu. Ses şiirleri ilkel bir ritüele benziyordu; modern medeniyetin rasyonalitesine karşı arkaik bir büyüydü.
Simultane Şiirler: Kakofoninin Senfonisi
Dada performanslarının en kaotik biçimlerinden biri simultane şiirlerdi. Tristan Tzara, Richard Huelsenbeck ve Marcel Janco sahneye çıkıyor ve aynı anda, farklı dillerde, farklı şiirler okuyorlardı. Fransızca, Almanca, İngilizce, bazen Rumence – hepsi aynı anda.
Sonuç? Hiçbir şey anlaşılamazdı. Sadece sesler, ritmler, tonlar kalıyordu. Bir cacophony – ama amaçlı bir cacophony.
Tzara’nın açıklamasına göre: “Simultane şiir bir çeşitlilik kutlamasıdır, birçok sesin aynı anda konuşmasıdır ve birbirlerini geçersiz kılmalarıdır.”
Bu sadece dilsel bir deney değildi. Modern hayat zaten kakofonikti: fabrikaların gürültüsü, şehirlerin kargaşası, savaşın bombardımanı. Dada bunu sahnede yeniden üretiyordu. Ama aynı zamanda alay da ediyordu. Politikacılar, gazeteciler, vaizler – hepsi aynı anda konuşuyordu ve hiçbiri dinlemiyordu. Simultane şiir bu durumun bir parodisiydi.
Seyircilerin tepkisi genellikle öfkeydi. İnsanlar bağırıyor, ıslık çalıyor, hatta sahneye doğru eşya fırlatıyorlardı. Dadaistler bundan zevk alıyordu. Tepki, başarı demekti.
Raoul Hausmann: Optophonetics
Berlin Dada’nın önemli isimlerinden Raoul Hausmann ses ile görselliği birleştirmeye çalıştı. “Optophonetics” adını verdiği projede, harfleri ve ses işaretlerini görsel elemanlar olarak kullandı. Posterlerde, kolajlarda, performanslarda – harfler artık anlamlarından çok şekilleri için değerliydi.
Hausmann aynı zamanda “poster şiirler” yarattı. Dev harfler, tipografik kaos, farklı fontlar – her şey birbirine karışıyordu. Bu posterler okunmak için değil, deneyimlenmek için tasarlanmıştı.
Performanslarında Hausmann bu poster şiirleri “okurdu” – ama geleneksel anlamda değil. Harflerin seslerini, tonlarını, ritmini vurgulardı. “A” harfinin yumuşak sesi, “R” harfinin sert titreşimi, “O” harfinin yuvarlak rezonansı. Dil müzikti, müzik de görsel sanattı.
Dada Matineleri: Provokasyon Ritüeli
Berlin’de Dada matineleri neredeyse kavga sahneleriydi. 1920’de düzenlenen “Birinci Uluslararası Dada Fuarı” bu kaosun doruğuydu. Tavana asılı bir domuz heykeli, üzerinde “Alman subayının ruhu” yazısı vardı. Duvarlarda anti-militarist kolajlar, politik karikatürler, provokatif sloganlar. Giriş ücreti 1.30 mark ve bir baston – “kendinizi korumak için”.
Gösteriler sırasında Dadaistler seyirciyle alay eder, onları kışkırtır, hatta hakaret ederlerdi. Richard Huelsenbeck sahneye çıkıp burjuva değerlerine saldırdı. Johannes Baader kendisini “Dünyanın Başkanı” ilan etti ve Weimar Anayasası’nı yırttı.
Seyirciler bağırıyor, ıslık çalıyor, sahneye doğru cisimler fırlatıyorlardı. Polis müdahale ediyor, gösteriler bazen zorla sonlandırılıyordu. Dadaistler tam da bunu istiyordu. Pasif izleyici kalmak mümkün değildi; ya katılacaktın ya da karşı çıkacaktın.
Tzara’nın dediği gibi: “En iyi izleyici direnen izleyicidir.”
Performans Sanatının Öncüsü
Dada performansları tiyatro değildi – en azından geleneksel anlamda. Bir hikaye yoktu, karakterler yoktu, sonuç öngörülebilir değildi. Her gösteri bir happeningdi; o an, o mekanda, o seyircilerle benzersiz bir deneyim.
Bu anlayış 1960’larda performans sanatının doğuşunu hazırladı. Allan Kaprow’un happeninglari, Fluxus’un event’leri, Yoko Ono’nun katılımcı performansları – hepsi Dada’nın mirasıydı.
Ama Dada’nın katkısı sadece biçimsel değildi. Daha derinlemesine bir şey vardı: sanatın işlevi. Dada performansları izleyiciyi rahatlatmıyor, eğlendirmiyor, estetik zevk vermiyordu. Tam tersine rahatsız ediyor, kışkırtıyor, düşünmeye zorluyordu.
Sanat artık bir tüketim nesnesi değildi. Bir deneyimdi, bir çatışmaydı, bir sorundu.
Seyirciyle Çatışma: Katharsis Değil, Kaos
Aristotelesçi tiyatro geleneğinde seyircinin arınması (katharsis) hedeflenir. Dada tam tersini yapıyordu: seyirciyi kirletmeyi hedefliyordu. Rahat, pasif, tüketici pozisyondan çıkarıp, aktif, tepkisel, hatta agresif bir konuma getirmeyi amaçlıyordu.
Bu neden önemliydi? Çünkü Dadaistlere göre, modern toplum insanları pasifleştiriyordu. Savaş sırasında insanlar emirlere itaat etmiş, sorgulamadan öldürmüş, düşünmeden ölmüşlerdi. Pasiflik, itaat, uyumluluk – bunlar ölümcüldü.
Dada seyirciye şunu söylüyordu: Uyan. Tepki göster. Öfkelen. Gül. Bağır. Ama pasif kalma.
Ve seyirci gerçekten tepki veriyordu. 1920’de Köln’de bir Dada sergisine polis baskın düzenledi. Paris’te bir Dada gösterisi tam bir kaosa dönüştü, koltuklar kırıldı, kavga çıktı. New York’ta Baroness Elsa von Freytag-Loringhoven sokaklarda tıraş olmuş ve boyalı kafasıyla dolaşarak performans sanatı yaptı.
Skandal, başarıydı. Sessizlik, başarısızlıktı.
Sesin Devrimi
Hugo Ball’un ses şiirlerinden Hausmann’ın optophonetics’ine, simultane şiirlerden Dada matinelerine kadar, Dada performansları sesin devrimciliğini keşfetti. Ses, anlam öncesiydi. Ses, rasyonalizasyondan önceydi. Ses, bedendendi.
Ve beden, Dada için politikti. Savaş bedenleri parçalamıştı. Performans bedenleri özgürleştirecekti.
Sahne bir savaş alanıydı. Ama bu sefer silahlar ses, hareket ve provokasyondu. Ve hedef düşman değil, izleyicinin bilinciydi.

